Cinsiyete dayalı eşitsizlik

Cinsiyete dayalı eşitsizlik, bireyin toplum içinde biyolojik cinsiyeti dolayısıyla ayrımcılığa, haksızlığa uğraması, toplumsal hak kullanımında eşit olmaması gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

11 Eylül 2014 Perşembe, 13:10

Cinsiyete dayalı eşitsizlik, bireyin toplum içinde biyolojik cinsiyeti dolayısıyla ayrımcılığa, haksızlığa uğraması, toplumsal hak kullanımında eşit olmaması gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Genel olarak Türkiye’de kadın ve erkek eşitliği Cumhuriyet döneminde şekillenmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde yurttaşlık hakkı kazanan kadın ilerleyen yıllarda gerek eğitim gerekse toplum hayatında cinsiyet farkına dayalı eşitsizlikten büyük oranda kurtulmuştur. Fakat günümüzde halen kadın sorunlarının başında toplumsal cinsiyet eşitsizliği yer almaktadır.

Cinsiyet eşitliği toplumun her alanında kadın ve erkeğin eşit şekilde hak sahibi olması, toplumsal meselelere eşit şekilde katılması gibi anlamlara gelmektedir. Eşitsizliğin temel nedenlerine bakıldığında kadının fiziksel olarak daha narin ve zayıf olması ilk sırada yer alır. Fiziksel zayıflıktan kaynaklanan bu ayrım sosyal ve ekonomik açıdan kadının arka planda kalmasına neden olur. Bunun dışında kadına korunmaya muhtaç bir canlı gözüyle bakılması ve erkek tarafından namus simgesi haline getirilmesi, dinen kadına yüklenen anlam ve daha sonra değinilecek olan toplumsal kadın kimliği cinsiyet eşitsizliğinin temel nedenleri arasında yer alır.  Buna bağlı olarak Türkiye’de gündem de olan kadın sorunlarının başında kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, küçük yaşta evlendirilme, cinsiyet ayrımı ve kadının toplumsal sorunları yer almaktadır.

Bu temel sorunların çıkış nedeni olarak ele alınacak olan madde cinsiyet eşitsizliğidir. Cinsiyet ayrımı pek çok sosyoloğa göre biyolojik anlamından öte bir durumdur.  Çünkü kadın kimliği biyolojik anlamda kadın yaratılışında yer alan fiziksel farklar olarak ele alınmaktadır. Oysa cinsiyete dayalı toplumsal eşitsizlik biyolojik nedenlerden, yanı fiziki farklılıklardan ziyade toplum içinde güçlü konumda olanının kültürel ve toplumsal acıdan cinsiyete yüklediği anlamla alakalı bir durumdur.  Kültürle gelen bu toplumsal roller erkeğin kadına yönelik davranış şeklini belirlemektedir.  Bu bağlamda kültürel olarak toplumsal kalıplar içinde öğrenilen ve aktarılan bir kadın kimliği söz konusudur. Ve bu aktarılan kadın kimliği cinsiyete dayalı farklılıkları ortaya çıkarmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında sosyologlar kadın kimliğinin belirlenmesinde en etkili rolün geleneğe dayalı öğrenilme modeli olduğunu savunmaktadır. Bu anlayışa göre geçerli olup öğrenilen rol “itaatkâr kadın” modelidir. Bu model kız çocuklarına çocukluktan itibaren itaatkâr, sessiz, kabullenen  anne modeli üzerinden öğretilir.  Buna bağlı olarak toplumda arka planda kalmayı, sessizce evinin kadını olmayı kız çocuğu küçük yaşta kabullenir.  Kız çocuklarının bu tür yetiştirildiği çevrelerde kız çocukları başka amaçları olmadan evlendirilmek üzere yetiştirilir ve evlilik onlar tarafından bir kurtuluş olarak kabul edilir.  Bu evlilik ile itaatkâr eş ve iyi anne olur kadın. Burada kadın kimliği bireysel bağımsızlıktan ziyade kimin kızı daha sonrada kimin karısı olduğu ile şekil kazanır.  Bununla birlikte geleneğe teslimiyet ve daha sonraki nesillerde aktarılacak bir kadın kimliği kendini tekrar ederek oluşur.

Bunların dışında toplumsal anlamda cinsiyet eşitsizliğine bir kadın sorunu olarak bakılmaktadır. Fakat cinsiyet eşitsizliği pek çok araştırmacı tarafından kadın sorunu olarak ele alınmaktan ziyade cinsiyet eşitsizliğinin insan haklarına ilişkin bir sorun olarak ele alınması gerektiği görüşünü savunmaktadır.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir